Hüzün Yücel

huzun@habernabiz.com

05.03.2026 tarihinde yayınlandı.

Bir ülkenin rejimini eleştirmek, onu bombalama hakkı verir mi?

Bu soru bugün yalnızca İran’ı değil, bütün dünyayı ilgilendiriyor. Çünkü mesele sadece bir ülkenin politikaları değil; uluslararası hukukun sınırları, güç siyasetinin kuralları ve “demokrasi” adına yapılan müdahalelerin meşruiyetidir.

Bugün ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonları “güvenlik” ve “caydırıcılık” gerekçesiyle savunuluyor. Ama savaşın gerçek yüzü haritalarda değil. Ekonomide görülür, enerji fiyatlarında hissedilir ve en acı gerçeği ise bu ağır bedeller sivillerin hayatıyla ödenir.

İran molla rejimini savunacak değiliz.

Baskıcı uygulamalarını, insan hakları sicilini, özgürlük alanındaki baskılarını, özellikle de muhaliflere karşı yaptıklarını görmezden gelecek hiç değiliz.

Ancak şu soruyu sormak zorundayız:

Bir ülkenin rejimini eleştirmek, yaptıklarını onaylamamak onu bombalama hakkı verir mi? Kim, hangi yetkiyle kendini dünyanın demokrasi jandarması ilan eder?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonları güvenlik ve caydırıcılık gerekçesiyle savunuluyor. Fakat askeri müdahalelerin sadece hedef alınan ülkeye değil, tüm bölgeye ve dünyaya maliyeti var.

Ekonominin Görünmeyen Cephesi

Savaş sadece cephede yaşanmaz.
Enerji fiyatları yükselir, tankerler Hürmüz Boğazı’nda bekler, sigorta maliyetleri artar ve piyasalar kırılganlaşır.

Bir füze ateşlendiğinde yalnızca bir hedef vurulmaz; küresel ekonomi de sarsılır. Petrol fiyatlarındaki her artış, dünyanın en yoksul ülkelerinde sofralardan eksilen ekmek demektir.

Bugün Ortadoğu’daki gerilim sadece bölgesel bir güvenlik meselesi değildir. Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar geniş bir ekonomik etki zinciri oluşturur.

Demokrasi adına başlatıldığı söylenen her askeri adımın, dünyanın en kırılgan halklarına bir maliyeti vardır.

Sivil Hayatlar ve Çifte Standart

Güvenlik söylemi ne kadar güçlü olursa olsun, savaş başladığında ilk kaybeden siviller olur.

İran’da bir kız okulunun vurulması, bölgedeki gerilimin ne kadar kontrolsüz bir noktaya evrilebildiğini gösterdi. Gazze’de aylardır yaşanan yıkım ise uluslararası kamuoyunda derin bir vicdan yarası açmış durumda.

Bir tarafta insan hakları söylemi, diğer tarafta sivil kayıplar…

Bu tablo, uluslararası sistemin en büyük açmazını gözler önüne seriyor: Hukuk herkese eşit mi uygulanıyor?

Eğer bazı ülkelerin güvenlik kaygıları mutlak meşruiyet sayılırken, diğerlerinin egemenliği görmezden geliniyorsa, burada ciddi bir çifte standart tartışması kaçınılmazdır.

Güç Siyaseti ve Tükenmeyen Müdahale Döngüsü

Ortadoğu’nun son yirmi yılı müdahalelerle geçti.
Irak, Suriye, Libya…

Her askeri hamle “istikrar” vaadiyle başladı ama kalıcı bir barış üretmekte zorlandı. Bu ülkeler bölündü, parçalandı.

Huzur ve istikrar mı?
O da hak getire…

Bugün İran’a yönelik operasyonlar da benzer bir soruyu gündeme getiriyor:

Askeri güç gerçekten kalıcı güvenlik sağlar mı, yoksa yeni kırılmalar mı üretir?

Bölge zaten hassas dengeler üzerinde duruyor. Her yeni operasyon, her yeni misilleme daha geniş bir çatışma riskini beraberinde getiriyor.

Demokrasi Bombayla Taşınmaz

Demokrasi dışarıdan dayatılan bir model değildir. Toplumların kendi iradesiyle inşa edilir.

Bir rejimi eleştirmek mümkündür. Ancak bir ülkenin iç düzenini değiştirme iddiasıyla askeri güç kullanmak, uluslararası hukukun sınırlarını zorlar.

ABD ve İsrail’in güvenlik kaygılarını yok saymak gerçekçi değildir. Ancak güvenliğin kalıcı yolu diplomatik kanalların açık tutulmasından geçer.

Bugün ihtiyaç duyulan şey; daha fazla silah değil, daha fazla müzakeredir.

Çünkü savaş başladığında kazanan sayısı sınırlıdır ama kaybedenler çoğalır.

Ve kaybedenler çoğu zaman yine masum halklardır; yaşlılardır, kadınlardır ve çocuklardır.

Velonga Haber Yazılımı ile hazırlanmıştır.