Ceza Muhakemesi Kanunu
CEZA MUHAKEMESİ KANUNU’NUN 100. MADDESİ BAĞLAMINDA TUTUKLAMA TEDBİRİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ, ŞARTLARI VE UYGULAMADAKİ SORUNLAR
Tutuklama, ceza muhakemesi hukukunda kişi özgürlüğüne yönelik en ağır koruma tedbirlerinden biri olup, doğrudan doğruya bireyin temel hak ve özgürlüklerine müdahale teşkil eder. Bu yönüyle tutuklama, yalnızca Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) sistematiği içerisinde değil; aynı zamanda Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve uluslararası insan hakları hukuku çerçevesinde de değerlendirilmesi gereken bir kurumdur.
CMK m.100, tutuklamayı açıkça istisnai bir tedbir olarak düzenlemiş; keyfî uygulamaların önüne geçmek amacıyla sıkı şartlara bağlamıştır. Ne var ki uygulamada, tutuklama tedbirinin kimi zaman yargılama öncesi fiilî cezalandırma aracına dönüştüğü, kanunun aradığı koşulların ise soyut ve klişe gerekçelerle geçiştirildiği gözlemlenmektedir.
I. Tutuklamanın Hukuki Niteliği
Tutuklama, maddi ceza hukukuna değil; ceza muhakemesi hukukuna ait bir kurumdur. Bu nedenle tutuklama, hiçbir koşulda bir ceza olarak nitelendirilemez. CMK m.100’de öngörülen tutuklama tedbirinin temel amacı;
•Yargılamanın sağlıklı şekilde yürütülmesini sağlamak,
•Şüpheli veya sanığın kaçmasını önlemek,
•Delillerin yok edilmesi, gizlenmesi veya değiştirilmesini engellemektir.
Bu bağlamda tutuklama, koruyucu ve geçici nitelikte bir tedbir olup, yargılamanın sonucuna ilişkin peşin bir kanaat anlamına gelmez. Aksi yöndeki uygulamalar, masumiyet karinesi (Anayasa m.38, AİHS m.6) ile açıkça çelişmektedir.
II. CMK m.100 Kapsamında Tutuklama Şartları
A. Kuvvetli Suç Şüphesinin Varlığı
CMK m.100/1 uyarınca tutuklama kararı verilebilmesi için öncelikle kuvvetli suç şüphesinin varlığı gereklidir. Bu şüphe, basit bir ihtimal ya da soyut değerlendirme değil; somut delillere dayalı, objektif ve denetlenebilir nitelikte olmalıdır.
Anayasa Mahkemesi, birçok kararında kuvvetli suç şüphesinin;
“Kişinin suçu işlediğine dair, makul bir gözlemciyi ikna edebilecek nitelikte somut olgulara dayanması gerektiğini”
vurgulamıştır. Dolayısıyla tutuklama kararlarında, yalnızca isnat edilen suçun vasfının sayılması yeterli olmayıp, delil–şüphe ilişkisinin açıkça kurulması zorunludur.
B. Tutuklama Nedenlerinin Somut Olgularla Desteklenmesi
CMK m.100/2’de düzenlenen tutuklama nedenleri;
•Kaçma şüphesi,
•Delilleri karartma ihtimali,
•Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı kurulması riskidir.
Bu nedenlerin varlığı, otomatik kabul edilemez. AİHM içtihatlarında da belirtildiği üzere, tutuklama nedenleri somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Uygulamada sıkça rastlanan “suçun niteliği”, “öngörülen cezanın ağırlığı” gibi genel ifadeler, tek başına tutuklama için yeterli kabul edilemez.
C. Ölçülülük ve Son Çare (Ultima Ratio) İlkesi
Tutuklama, ölçülülük ilkesine uygun olmalıdır. CMK m.100, bu ilkeyi açıkça düzenlemese de, m.101 ve m.109 ile birlikte değerlendirildiğinde tutuklamanın son çare olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Adli kontrol tedbirleriyle ulaşılabilecek bir amaca, doğrudan tutuklama ile ulaşılması orantısız bir müdahale teşkil eder. Anayasa Mahkemesi bu hususu şu şekilde ifade etmektedir:
“Tutuklama yerine adli kontrol uygulanmasının mümkün olduğu durumlarda, tutuklama tedbirine başvurulması kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlaline yol açar.”
III. Katalog Suçlar ve Otomatik Tutuklama Sorunu
CMK m.100/3’te yer alan katalog suçlar, uygulamada sıklıkla otomatik tutuklama gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Oysa bu düzenleme, tutuklamayı zorunlu kılan bir hüküm değil; yalnızca tutuklama nedenlerinin var sayılabileceğine ilişkin bir karinedir.
Bu karinenin çürütülebilir olduğu ve her somut olayda ayrıca değerlendirme yapılması gerektiği gerek Anayasa Mahkemesi gerek AİHM tarafından açıkça ortaya konmuştur. Aksi halde katalog suç düzenlemesi, kişi özgürlüğünü tehdit eden sistematik bir ihlal alanına dönüşmektedir.
IV. Tutuklama Kararlarında Gerekçelendirme Yükümlülüğü
Tutuklama kararları, özenli ve ayrıntılı gerekçeye dayanmalıdır. Gerekçesiz veya kalıp ifadeler içeren kararlar, yalnızca hukuka aykırı olmakla kalmaz; aynı zamanda yargıya duyulan güveni de zedeler.
Anayasa Mahkemesi’ne göre, tutuklama kararlarında;
•Hangi delillerin kuvvetli suç şüphesini oluşturduğu,
•Hangi tutuklama nedenlerinin neden mevcut olduğu,
•Neden adli kontrolün yetersiz kalacağı açık ve denetlenebilir biçimde ortaya konulmalıdır.
CMK m.100, tutuklamayı istisnai, geçici ve ölçülü bir tedbir olarak düzenlemiş olmasına rağmen, uygulamada bu ilkelere yeterince riayet edilmediği görülmektedir. Tutuklama tedbirinin kolaylıkla başvurulan bir araç hâline gelmesi, ceza muhakemesinin amacından sapmasına ve kişi özgürlüğünün ciddi biçimde zedelenmesine yol açmaktadır.Hukuk devletinde tutuklama, şüpheyle değil; somut gerekçeyle, varsayımla değil; delille uygulanmalıdır. Aksi halde tutuklama, adaletin teminatı olmaktan çıkarak, özgürlükler üzerinde caydırıcı bir baskı aracına dönüşür.
